OMActivities Etkinlik Takvimi

Etkinliklerinizi gönderin - Yukarıdaki Takvime ekleyelim !

1 Mart 2012 Perşembe

Kitap yazmak istiyorum diyenlere: ''Aycan Türk'' kendinden ve yazdığı kitap ''Bodrum’da Yemekler Tez Pişer'' den bahsediyor...


“ZAMANI YAVAŞLATMAK İÇİN YÜKSEK LİSANS YAPIYORUM”


Kendinden biraz bahseder misin? Kısa bir biyografi verelim takipçilere.

Baştan anlaşalım: Ben profesyonel bir yazar değilim. ‘Yazar’ım diye kendimi takdim edersem, Orhan Pamuk’a, Murathan Mungan’a, Elif Şafak’a haksızlık; Oğuz Atay’a, Ömer Seyfettin’e, Yakup Kadri’ye küfretmiş olurum. Amatörce yazıyorum sadece. Meslek değil benimkisi. Cismim bu.


Gelelim ismime…

Adım Aycan, soyadım da Türk. Soyadım gibi Türk’üm yani, çakma değil. Türk soyadı taşıyarak hainlik de yapmıyorum, içiniz rahat olsun. Adımı ablam koymuş. Babaannemin adı olan Müzeyyen yapacaklarmış, ablam itiraz etmiş, “Küçücük çocuğa o isim konur mu?” demiş. Doğum yerim Osmaniye. 12 Eylül olayları yüzünden Ankara’da kalamayan ailem, annemin memleketine gidip beni orada icra etmiş. İyi de olmuş. Olaylar yatışınca dönmüş bizimkiler Ankara'ya. 6 aylık bir Tokat macerası sonrası 1,5 yaşımdayken başkente ayak basmışım. Orada ilk-orta-liseyi okudum. Üniversiteyi de kapısından her geçişimden ‘okulum!’ diye evrene mesaj gönderdiğim Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde okudum. 9 yaşımdan beri mimar olmak istiyordum, mimarlık fakültesini kazandım, ama bölümü tutturamadım. ‘Şehir ve bölge planlama’yı kazandım. Bölümü sevemedim. Beni sarmadı, sosyolojiye geçtim. Sadece bir dönem kayıpla okulumu bitirdim.
Mezuniyetten sonra zaman çok hızlı geçmeye başladı. Öğrenciyken 50 dakikalık ders geçmezdi, şimdi yıllar son sürat geçip gidiyor önümden. Kafam hala 22 yaşında oysa.
Neyse…
Mezun olur olmaz, annemin yanına, Bodrum’a gittim. Bana Bodrum FM’den spikerlik teklifi geldi. Üniversitedeyken Radyo ODTÜ’de eğitim alıp spiker olmayı çok istemiş, muvaffak olamamıştım, ama işte başardım. “Bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı, siz onu beğenmediydiniz” dedim kendi kendime. Radyoculuğa bilfiil adım atmıştım.

Kısa bir radyo macerasının ardından İstanbul’a geldim. Resmen valizimi alıp geldim! Eş, dost yanında kaldım, çeviri, editörlük, redaksiyon derken, Bugün gazetesinde çalışmaya başladım. Radyoculuğa dönme isteği ağır basınca Best FM’e geçtim. Tamamen şans yani. İki kere e-mail attım; çağırdılar; görüşmeye gittim; beğendiler; oldu. Artık ulusal bir radyoda haber sunuyordum.

Habercilik ve radyo yetmeyince bir ara TV denemem de oldu ama beni tatmin etmeyen şeyin medya sektörü olduğunu anlamamla, kariyerimde keskin bir U dönüş yaptım ve reklam sektörüne geçtim. Birbirine yakın sektörler ve pozisyonlarda çalışmamın çok faydası oldu tabii ve çalıştığım yerler dolayısıyla geniş bir çevre edindim.

Şu anda bir reklam ajansında çalışmaya devam ediyorum ve ajansın aylık bülteni olan Gennaration’un editörlüğünü yapıyorum. Bir yandan da Bahçeşehir Üniversitesi’nde stratejik pazarlama ve marka yönetimi üzerine yüksek lisansı yapıyorum. Zaman daha yavaş aksın diye… Kum saatini yan çevirmek gibi bir şey…


Kitap yazma fikri nerden geldi? Ne kadar süre ayırdın?

Hani bir laf vardır ya, “Henüz konuşmayı öğrenmeden şarkı söylemeye başlamışım!”… Ben de henüz okuma yazma bilmezken, annemin Maliye Bakanlığı’ndan getirdiği teksir kağıtlarına sayfalarca yazardım. Ama ne yazmak! Tükenmez kalemleri bitirene kadar satır satır karalardım, sanki yazı yazılmış gibi. Sonra da o sayfaları dosyalar, rafa kaldırırdım. (Milli servete epey zarar vermişim) Güya yazıyordum ve yazılı kağıtlar vardı evde. Boş kağıt sevmem. Okunmamış kitap sevmem. Her şeyde bir yaşanmışlık hissetmek isterim. Bu özelliğim, okulda da benimle birlikte kaldı. 

Kompozisyon yarışmalarında ödüller kazandım; öğretmenlerim beni çok beğenirdi. “Sen büyüyünce önemli bir insan olacaksın” diyen çok büyüğüm oldu. Yaş geldi 30’a, hala önemli biri olamadım, ama Allah’tan ümit kesilmez tabii. Bu yıl kıyamet kopmaz da sağ kalırsak, bakarsınız ileride memleketin kaderine yön veririm.

Soruya cevap vereyim derken ipin ucu kaçmış Özgehan, affedersin. Soruya, blogumda yer alan biyografimle cevap vermek istiyorum:

Sene 2002. Annem boğazına kadar borca batmış. Bodrum’da kocaman bahçesi olan bir evde yaşıyor. Çok da iyi aşçı. Özellikle, mezeler konusunda eline kimse su, çay vs dökemez. Eve gelip annemin mezesini tadan, “Sen bu bahçeyi kafe yapsana, bu yeteneğini değerlendir.” diyor. E, ama sermaye yok. Üstelik, borçlar kafam kadar olmuş. Ben de En Zayıf Halka adlı yarışmaya katıldım. Allah yüzümüze baktı. Kazandım. O zamanın parasıyla güzel bir meblağ idi. Annemin borçlarını kapatmaya ve kafe açma hayalimizi gerçeğe dönüştürmeye yetti. O yaz evin bahçesi çok şık bir kafeydi. Tam dört sezon işlettik orayı. Bu sefer de gelenler, “Yemek kitabı yazsanıza. Bu yemeklerin tarifleri mutlaka paylaşılmalı. İnsanlığa hizmet olur.” dedi. Biz de halktan gelen bu talebe yanıt verdik ve annemin tarifleriyle, benim öykülerim birleşti, Bodrum’da Yemekler Tez Pişer doğdu. Sonra ne mi oldu? Ben yazmaya devam ettim, annem de tariflerini derlemeye. Devamı geliyor. Yakında yeni eserlerimiz mecraya çıkacak.
Sanırım yeterince açıklayıcı.


Bu hayalini kimlerle paylaştın? Sana neler dediler? Danıştığın birileri oldu mu?

Bu konuda şanslı olduğumu söyleyebilirim. Şu hayatta maalesef, birileri elinizden tutmazsa, bir yerlere gelmeniz, bir şeyleri başarmanız çok zor. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru kişi karşınıza çıkmalı. Benim hayatımı böylesine etkileyen ve yazmak konusunda beni cesaretlendiren kişi, editörüm Halil Gökhan’dır. Kendisi bir yazar aynı zamanda. Edebiyatçı bir aileden geliyor. Üniversite okurken harçlığımı kazanabileyim diye bana çeviriler verirdi. Yazma yeteneğimin de olduğunu öğrenince ufak tefek editörlük, redaksiyon, deneme işleri verdi. Böylece, hem kendimi geliştirdim hem kendime yatırım yaptım hem de para kazandım. Kazanamadığım zamanlar da oldu tabii. Piyasa, maalesef iş yaptırırken cömert, para verirken cimri insanlarla dolu. Ama onlar da kısa zamanda siliniyorlar işte.

Ben aslında, önce roman yazmak istedim. Oturdum yazmaya başladım. Sonra bu kitap fikri aklıma gelince öykülere dönüştürmeye karar verdim. Zaten Halil beni sürekli dürtüklerdi yazmam için. Fikrimi açıklayınca destekledi. Desteklemekle kalmadı, editörlüğümü yaptı ve Dharma Yayınları’yla çalıştığından kitabın basılmasını da sağladı. Biz iki kitap olacak kadar yazmıştık aslında, ama hepsini tek seferde yayınlamayalım, devamı olsun, dedik. Kitabı 2006’da birkaç ayda tamamladık ama yayınlanması 2009’u buldu. İkinci kitap da çevrimiçi olarak satılmaya başlanacak yakında.


Hedef doğrultusunda bunlar dışında neler yaptın? Kendini yazmak konusunda geliştirmek için neler yapıyorsun mesela?

Yazmak konusunda kendimi geliştirmek için elbette ki bol bol okuyorum. Edebi eserden tut da popüler eser ve bilimsel yayınlara kadar… Okumazsam rahat edemiyorum. Çok kötü bir huyum var: kendime bazı okuma ödevleri veriyorum ve o gün o ödevi yapmazsam gece uyuyamıyorum, vicdan azabı çekiyorum; günümü boşa harcamışım gibi geliyor. Okumak, kendini her anlamda geliştirmek demek. Hem dimağ hem yazma yeteneği gelişiyor. Daha çok merak ediyorum ve araştırıyorum. Bu da yazmam için bana malzeme çıkarıyor.

Ayrıca yazmak da muhteşem bir egzersiz. İki tane blog sayfam var. Biri, pazarlama ve iletişim üzerine. Orada hem kendi fikirlerimi hem de enteresan videoları ve linkleri paylaşıyorum. Adı ‘Savaşma, swoosh!’. Diğer blog sayfam ise 'Ali Sabıkalar Diyarında'. Orada aklıma gelen, içimden gelen ne varsa yazıyorum. Bazen romantik bir nesir oluyor, bazen serzenişte bulunuyorum birçok şeye karşı. Bir de, her çarşamba Muşamba günü. İçimdeki mizahı döküyorum. Aslında sadece orada değil, elimden geldiğince her yerde dökmeye çalışıyorum, ama Muşamba’da daha konsantre bulunuyor. Arada bir gıcık olduğum şeyleri de yazıyorum, ciddileşiyorum. Yine de yazarken çok eğleniyorum.


Kitap yazma kararı ile basılma arası epey zaman geçmiş görünen o ki. Bu işler hep böyle mi olur?

Açıkçası, profesyonellerin dünyasında tam olarak nasıl oluyor, bilemiyorum. Genelde her yazarın bir yayıncısı vardır. Yayıncı, yazardan eserini tamamlamasını ister, dört gözle bekler. Sonra kitap 50 bin veya 100 bin kadar basılır, yazar da tıkır tıkır parasını alır. Sonra da yeni eseri için çalışmaya başlar. Yani, yazmaya başlamak ile değil de, eserin bitimiyle basılması arası ne kadar dersek, çok uzun bir süre değil. Eser bitince editörün redaktörün elinden geçiyor elbette. Ham haliyle çıkmıyor raflara. Her şey bitince basım ve dağıtım aşaması var. Burada dağıtım kanalları çok önemli. Eseri bastınız, ama okuyucunun ulaşabileceği bir mecraya çıkaramazsanız, satış olmaz. Fakat, değişen şartlar ve teknolojik imkanlar sayesinde, yakında herkes yayıncı olabilecek. Kârlar ise düşecek.


Ne gibi mesela?

Artık elektronik kitaplar eskisinden çok daha yaygın. Bir kitabı internetten satın almak çok kolay. İlla ki kağıt kokusu duyacağım, başucumda dursun, diyorsanız geleneksel kitaplar okumaya devam edersiniz, ancak perakendecilerin ve yayıncıların size sunduğuyla yetinmek zorundasınız. Veya internetten sipariş verip günlerce kitabın elinize ulaşmasını beklersiniz. Elektronik kitap ise farklı. Anında bilgisayarınızda veya tabletinizde. Okuması kimilerine daha keyifli gelebilir. Çünkü, elektronik kitaplar, resim ve videolarla zenginleştirilir, arka fonu ve fontları dilediğiniz gibi ayarlarsınız, merak ettiğiniz bir cümleyi internete anında bağlanarak araştırırsınız. Etkileşimli bir şekilde okuduğunuz kitapla, dünyanın bilgisine ulaşırsınız. Kitabın içiyle sınırlı kalmazsınız.

Öte yandan, dijitalleşen dünyada artık herkes birer üretici. İnternete içerik yükleyebilen tüketiciler, böylece üretime de katkıda bulunmuş oluyor. Bunu okuyucu da yapabilir. Kendi kitabınızı yazıp bazı yazılımlarla onu elektronik kitaba çevirir ve yayınlarsınız. Dilerseniz parayla satarsınız. Ancak, ortalıkta o kadar kitap varken, sizin kitabınızın satılması için çok farklı şeyler yapmanız lazım, işin bu kısmı pazarlamaya giriyor, konuyu dağıtmayayım.

Ben şahsen geleneksel kitaptan yanayım. Y kuşağı olmama rağmen, kağıt kokusunu, matbaa mürekkebinin elime bulaşmasını, kitabın sayfalarına dokunmayı seviyorum. Kitap her an yanımda olabiliyor. Elektrikle çalışmadığı için kesilme derdi de yok. Alışkanlık işte. Fakat, yeni nesil öyle olmayacak. Z kuşağı, dijital ortamda ders çalışmaya başladı bile. Kitapları da elektronik ortamda okuyacağı için, geleneksel kitapları okumak istemeyecekler, hatta bilemeyecekler. Dolayısıyla, yayıncılığın da geleceği elektronik kitap olmak zorunda. Aslında, bir yanından da bakarsan, kağıt israfı olmayacağı için doğaya daha az zarar verecek. Öngörüldüğü gibi tüm cam yüzeyler birer ekrana dönüşürse, ağaç kesmeye gerek kalmaz. Fakat, daha fazla enerji ihtiyacı ortaya çıkacağı için toplamda çevresel hasar ne olur, onu bilemem.


Yazarken veya editörlük kariyerinde karşılaştığın zorluklar neler? Beklemediğin olaylar veya seni çok şaşırtan süprizler oldu mu?

Yazan, üreten, fikriyle, beyniyle, yaratıcılığıyla iş yapan insanların en büyük sıkıntısı, fikri mülkiyet konusu. Bir şeyi ortaya çıkardığınız anda hemen telif haklarını koruma altına almanız lazım. Bugün boşuna kavga etmiyor insanlar. “Benim senaryomu çalmış, benim eserimi çalmış!” diye… Esinlenme de olsa, fikir hırsızlığı, sizin emeğinizi çalmaktır. Bütün yaratıcı sektörlerde bu tehlike var ve o kadar tartışmaya açık bir konu ki, kendi malınız üzerine hak iddia edemez hale gelebilirsiniz. Sınırları ve ispatlanabilirliği yok neredeyse.

İnternette yayımlanan her şey dünya malı zaten. Herkes bir tıkla alıp kendi malıymış gibi kullanıyor çevrimiçi yazıları, görselleri. Çoğu zaman kaynak belirtilmiyor. Adam aldı, cümleleri kendi diliyle yeniden yorumladı ve kendi blog sayfasında yayınladı. Ne diyebilirsin? Senin eserin olduğunu ispatlaman için çok uğraşman lazım. İspatlayamayabilirsin de.

Geleneksel yolla yazıyorsan ve bir yayıncın varsa, riskin çok büyük olmuyor. Eseri bilgisayarında yaz. Yayıncıya teslim et. Yayıncına güveniyorsan tabii... Redaktör ve editör de güvenilirse, kitap yayımlanınca çalınma riski yok zaten. Fakat, kitap yayımlatmak isteyenler için işler çok zor. Götürdüğünüz yayıncı eserinizi beğenmediğini söyleyip onu başka isimle basabilir de. Sağını solunu kırpar, değiştirir. Yaşanmamış şeyler de değil bunlar. Benim en büyük şansım, sahip çıkan birinin olmasıydı, bunları yaşamadım.

Fikri mülkiyet konusu, tüm fikir emekçilerini tehdit eden bir konu. Bir de piyasada serbest çalışanlara, işverenin para ödememesi gibi bir durum var. Biz şark kurnazı bir milletiz. Bizden o yüzden dünya markası çıkmaz. Çalışana nasıl daha az maaş veririm, iş yaptırdığım insanı nasıl dolandırırım, borçlarımı nasıl ötelerim, diye çalışıyor işverenin aklı. Kaç tane çevirimin parasını alamadığımı biliyorum. Bahane de, beğenilmemesiymiş. Beğenmedikleri(!) halde yayınladılar her nedense. Ondan sonra da bilmediğim yerle çalışmadım. Zaten Dharma Yayınları için yaptığım Egeli Doktorun Mutfağı çevirisinden sonra da çeviri işini bıraktım. Hem vakitsizlikten hem de insanların sömürüldüğünü düşünüyorum.


Tekrar kitaba gelelim. Kitabın hikayesini kısaca aldık da, ismini nasıl buldunuz?

Yemek ve öykü olunca, isim önerisi annemden geldi. Çukurovalılar “İki kaynar bir coşar, güzelin aşı tez pişer” derler. Annem de “Güzelin Adı Öykülerle Pişer olsun o halde” dedi. Editörümüzse, kitabın çıkış noktası Bodrum olduğu için, Bodrum’a haksızlık etmememiz gerektiğini söyledi ve Bodrum’da Yemekler Tez Pişer ismini buldu. Beyin fırtınasıyla isim o hale geldi yani.


Kitabı nasıl satın alabiliriz?

Kitabın adını internette aradığınız zaman birçok elektronik satış sitesine yönlendirileceksiniz. Oradan sipariş verebilirsiniz. Ya da benim adımı ‘google’ edin, oradan da bulursunuz. Çeviri olarak yayınlanmış esere de ulaşabilirsiniz.


İkinci kitap dedin, yakında yayınlanacak dedin, ondan da biraz bahsedebilir misin?

Editörüm Halil Gökhan, yeni bir ticaret modeliyle piyasaya giriyor. Hem elektronik ticaret hem de elektronik yayıncılık diyebiliriz. Benim sadece ikinci bir kitabım yok. Bugüne kadar bir tiyatro oyunu, iki kısa roman, pekçok öykü ve deneme yazdım. Bunların hepsi, o sitede satışa sunulacak. Sadece orada bulunabilecek. Yayın hakları onda nolduğu için… Şimdilik bana başka bilgi vermiyor Gökhan. Ben de ancak bu kadarını aktarabilirim.


Kitap yazmak, yayınlatmak isteyenlere tavsiyen var mı? Ne ne yapmalılar? Ne yapmamalılar?

Kitap yazmak kolay bir iş değil. Sosyal mecrada gezerken görüyorum, daha insanlar bağlaçları, kelimeleri, noktalama işaretlerini düzgün yazamıyorlar. Önce, yazmayı bilmek gerekiyor. Dili zengin kullanmak gerekiyor günlük hayatta. 500 kelime ile konuşan birinin yazabileceğine inanmıyorum. Yazı yalın olmalı, ben ağdalı dili pek sevmem ama basit de olmamalı. İşte bunu başarabilmek için, kafanızın içine bir tohum ekmeniz gerekiyor. O tohum filizlenecek ve ağaca dönüşecek. Ancak o zaman yazabilirsiniz. Tohumu ekmek için de bol bol okumalı ve düşünmelisiniz. Kafası boş bir insanın kağıda dökecek nesi olabilir?

Diyelim ki yazdınız, yayınlatmak istiyorsunuz. Halil Gökhan, yeni yazarlara kapısını sonuna kadar açtı. Çevrimiçi yayınevinde ilk kitaplar serisi var. Ünlü yazarlardan tutun da amatörlere kadar tüm eser sahiplerinin ilk eserleri orada yer alacak. Yani siz de elinizde bir eseriniz varsa, ve o ilk eserinizse, orada mecraya çıkabilirsiniz. Gökhan, yazarına sahip çıkıyor ve onlara da kazandırıyor. Kitabı basmak için para istemiyor, satıştan telif hakkınızı veriyor. Olması gereken  neyse onu yapıyor yani.

Ama yok, ben kitabım yayınlansın, raflara çıksın, kitabevlerinde satılsın istiyorum, diyorsanız, parayla bastırabileceğiniz yayınevleri de yok değil. Çok yatırım yapmanız lazım.
Ne yapmamalısınız? Aceleci olmamalısınız. Kendinize güveninizi kaybetmemelisiniz ve eserinizin arkasında durmalısınız. Kimilerine saçma sapana gelse de her malın alıcısı vardır, bunu unutmamalısınız. Kaba bir tabir oldu ama, öyle.


Bir sonraki hedefin nedir? Kitap konusunda ve hayatınla ilgili genel hedefler?

Yazmak ile ilgili hırsın ve belirli bir hedefim yok. Ama, hiç çalışmak zorunda olmasam, bol bol gezebilsem, gezdiğimi yediğimi içtiğimi yazmayı isterdim. Hem blogumda yazar hem de anı kitabı kaleme alırdım. Bol bol fotoğraf çekerdim. Ortaya bir eser çıkarmak keyifli oluyor. Bunlar da birer eser. Ruhumun gıdası... Beste de yapardım, bir müzik enstrümanı çalamıyorum şu an ve en büyük ukdelerimden biridir. Çalabilseydim devamlı beste yapardım. Melodiler aklıma geliyor da, çalmayınca, kaydetmeyince geldiği gibi gidiyor.

Ama reel olarak hedeflediğim şey, CRM (müşteri ilişkileri yönetimi) konusunda uzmanlaşmak. Şu anda yüksek lisans yapıyorum, belki bitirince konu üzerine doktora yaparım. Doktora yapmayayım dersem, bu konu üzerinde çalışmak istiyorum. Hatta CRM, artık sosyal CRM’e dönüştüğü için o alanda çalışmak istiyorum. Çünkü zaten ilişki ve iletişim kurmak benim en iyi bildiğim ve yaptığım şey. Seviyorum arabuluculuk yapmayı, insanların sorunlarını çözmeyi. Müşteri ilişkileri yönetimi bunlardan ibaret değil elbette, fakat konuyu daha basit ele almak lazım. Çok karmaşık düşünüce kendi işimizi zorlaştırıyoruz.

Bir diğer hedefimse, işler istediğim gibi yürümezse okul bitince İzmir’e yerleşmek. Becerebilirsem sahil kasabalarından birinde butik otel işletmek. Beceremezsem İzmir’de devam ettireceğim hayatımı. İstanbul beni bıktırdı. Şuraya feda ettiğim değerlerin geri gelme ihtimali yok, daha fazla kayıp vermeyeyim. Zararın neresinden dönersem kârdır. 



Çok teşekkürler Aycan Türk, bize zaman ayırdın, ayrıca kitap yazmak isteyenler için de yol gösterici bilgiler verdin. 

Asıl ben teşekkür ederim. Beni bulmak bana soru sormak isteyenler daha önceden söylediğim gibi google'da ismimi aratsınlar. Elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım.

Bu arada yaptığımız diğer röportajlara da göz atmayı unutmayın.

1 yorum:

  1. Bir şey daha eklemek isterim: Yazmak için iyi bir gözlemci olmak da şart. Ama gözlem için sadece bakmak yeterli değil. İnsanları, şarkıları, sevdiklerinizi, şehrin sesini ve doğadaki sesleri iyi dinlemek gerekiyor. Kulaklarınızı dört açmalısınız.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...